Atatürk’ün Son Gizli Operasyonu: Çankaya’da Gece Yarısı Aranan Kayıp Kıta Mu ve Ankara'yı Sarsan 3. Cilt Gizemi!
Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün ömrünün son yıllarında Ankara Ayazı'nda elinde büyüteçle izini sürdüğü, Türklerin kökenine dair en büyük sır gün yüzüne çıkıyor. Meksika'dan gelen şifreli telgraflar ve Anıtkabir arşivinde kaybolan o meşhur "3. Cilt" raporunun arkasındaki ürkütücü gerçekler...
Bir lider düşünün; ömrü cephelerde geçmiş, bir imparatorluğun küllerinden modern bir devlet kurmuş ve ömrünün son yıllarında, hastalığın pençesindeyken bile gece yarıları Çankaya Köşkü’nde elinde büyüteçle Pasifik Okyanusu’nun derinliklerindeki hayalet bir kıtayı aramış... Bu arayış sıradan bir tarih merakı değil, Türk milletine dayatılan "barbar ve sonradan gelen işgalci" yaftasını parçalamak için başlatılan devasa bir milli bellek operasyonuydu. Atatürk, Türk tarihinin 1071’de Malazgirt’le başlamadığını, Malazgirt’in bir kapı açılışı değil, bir "eve dönüş" olduğunu biliyordu.
Çankaya’da Hayatı Durduran Soru: "Türkler Asya’dan Önce Neredeydi?" 1930’lu yıllarda Batı dünyası, Türkleri Anadolu’dan sürmek amacıyla entelektüel bir kuşatma başlatmıştı. Dönemin en büyük tarih profesörlerinin davetli olduğu loş bir Çankaya akşamında Atatürk, aniden çatalını masaya bırakarak o meşhur soruyu sordu: "Beyler, Türkler Asya’ya gelmeden önce neredeydi?" Masadaki tarihçilerden biri "Bozkır işte paşam, biz hep oradaydık" cevabını verince Atatürk memnuniyetsiz bir gülüşle karşılık verdi: "Hayır efendiler, insanlık bir yerden yayıldıysa o kaynağın izini sürmek zorundayız."
Atatürk, kütüphanesindeki Fransızca antropoloji ve arkeoloji kitaplarını hatmetmiş, Maya dili ile Türkçe arasındaki ürkütücü benzerlikleri, Aztek sembolleri ile Orta Asya tamgaları arasındaki kozmik bağları çoktan fark etmişti. Tam o günlerde, 1932 yılında karşısına çıkan Tahsin Mayatepek, Atatürk'ün önüne öyle bir dosya koydu ki Paşa günlerce uyuyamadı. Dosyada, Meksika ormanlarındaki Maya tapınaklarında bulunan yüzlerce Türkçe kelime, güneş kursları ve en sarsıcısı, derinliklerde kazılı bir "Bozkurt" figürü yer alıyordu.
Tibet Manastırlarından Çankaya’ya Uzanan Sır: James Churchward’ın Kitapları İngiliz Albay James Churchward, hayatının 50 yılını Tibet manastırlarında geçirmiş ve ruhanilerden "Naacal Tabletleri" denilen ölü bir dildeki yazıları okumayı öğrenmişti. Churchward, insanlığın Pasifik Okyanusu'nda bulunan ve yaklaşık 12 bin yıl önce büyük bir tufanla batan "Mu" adlı devasa bir kıtadan dünyaya yayıldığını iddia ediyordu. Atatürk bu kitapları duyar duymaz Ankara'ya getirtti ve köşkte adeta hayat durdu. Hemen gizli bir tercüme heyeti kurularak, kitaplar gece gündüz daktilo edilip Paşa'nın önüne koyuldu. Kitapta Mu kıtasından dünyaya yayılan üç büyük göç yolu çizilmişti: Amerika (Mayalar), Mısır ve Orta Asya (Uygur Türkleri). Atatürk, Uygurların Mu kıtasının bir kolonisi olduğuna dair satırların altını kırmızı kalemle çizerek bu kadim bağı tescilledi.
Mitolojik Hafıza: "Hafıza Evimiz Okyanusun Altındaydı" Kadim Türk mitolojisi incelendiğinde, destanların aslında "büyük bir su baskınından kaçışı" fısıldadığı görülür. Orta Asya’nın göbeğinde, denize kıtası olmayan bir coğrafyada yaşayan Türklerin yaratılış destanlarında her şeyin "sonsuz sulardan" başlaması ve Tanrı Kayrahan’a yaratma ilhamını veren "Ak Ana"nın denizden çıkması tesadüf olamazdı. Atatürk, bu denizci ve kadın odaklı kökeni derinlemesine inceletmiş; Ergenekon’un aslında Orta Asya’da bir dağ değil, Pasifik’teki tufandan kaçanların sığındığı yüksek platolar olabileceğini sorgulamıştı. Oğuz Kağan’ın suyun ortasındaki bir ağaç kovuğunda bulduğu eşinin de Mu’dan kurtulan o üstün medeniyetin bir temsilcisi olup olmadığı araştırılma konuları arasındaydı.
Anıtkabir Arşivindeki Büyük Sır: Kayıp 3. Cilt Nerede? Meksika’ya elçi olarak gönderilen Tahsin Mayatepek, Ankara’ya düzenli olarak şifreli gizli raporlar yağdırıyordu. Maya dilindeki "Töre" kelimesinin bizim bildiğimiz düzen ve kanun anlamına gelmesi, Maya rahiplerinin ayinlerde "Kurt Başlı" maskeler takması gibi yüzlerce done raporlandı. Bugün Anıtkabir kütüphanesinde 1301 ve 1302 numarayla kayıtlı olan bu gizli raporların çok konuşulan "3. Cilt"i ise gizemini koruyor.
Dönemin yazışmalarında varlığı kesin olan bu üçüncü ciltte, Mu kıtasının sadece bir toprak parçası değil, "Naacal Tabletleri"nde bahsi geçen elektromanyetik güç ve evrensel bir enerji teknolojisine sahip olduğu anlatılıyordu. İddialara göre bu ciltte, Türk milletinin bu kadim bilgiyi (töreyi) korumakla görevlendirilmiş çekirdek bir kadro olduğuna dair sarsıcı saptamalar vardı. Atatürk’ün vefatıyla bu araştırmaların bıçak gibi kesilmesi ve belgelerin onlarca yıl devlet sırrı olarak saklanması akıllarda büyük soru işaretleri bıraktı.
85 Yıl Sonra Gelen Bilimsel İtiraf: Zelandiya’nın Keşfi Atatürk’ün "hayalperest" olarak nitelendirilerek rafa kaldırılan bu teorisi, 2017 yılında bilim dünyasının resmi açıklamasıyla sarsıldı. Pasifik Okyanusu’nun güneybatısında, %94’ü sular altında olan "Zelandiya" adında dev bir kıta keşfedildi ve bunun dünyanın 8. kıtası olduğu açıklandı. Koordinatlar Churchward'ın haritasıyla birebir uyuşmasa da, 1932 yılında sadece mitoloji, dil bilimi ve muazzam sezgileriyle okyanusun dibindeki batık kıtaya işaret eden Mustafa Kemal Atatürk’ün dehası, ölümünden 85 yıl sonra bilim tarafından tescillenmiş oldu. Atatürk, Mu kıtasını ararken aslında bir toprak parçası değil; Türk milletinin üzerine örtülen ölü toprağını silkelemek ve o okyanus dalgalarının arkasındaki saklanan tarihi günyüzüne çıkarmak istiyordu.
Bu yazıya tepki ver
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.